Kitaplar; Kur'an a ,şahıslar ;Rasulullah'a gölge ve vekil olmamalıdır.....







Her kalbin çarpıntısı kendi ecelinin ayak sesidir - Blogcu

bennur 76 - s.k

Hakkımda

Dünyaya geldiğiniz zaman bir taraftan yaşamaya bir taraftan ölmeye başlarsınız....şunu anlamakta geç kalmayın;doya doya yaşamak uzun yaşamak değil,iyi yaşamaktır

bennur 76 - s.k

Son Yazılarım

Hz. Muhammed’in (sav.) Hayatı Ve İslâm Daveti – Celaleddin Vatan
KANİSTAN
VELA ANCAK MÜ’MİNLEREDİR
Unutan Unutulur
HZ. ERKAM B. EBİ'L-ERKAM (r.anh) VE EVİ
TÜKENDİ
Allah’a Secde Etmenin Fazileti
BİR ÇOCUĞUN RAMAZAN GÜNLÜĞÜ
NİFAK
YÜREK FETHİ

bennur 76 - s.k

Gönüldaşlarım


fatima

tibette7yil

Özkan Özdemir

vivaforever

sukretmiyoruz

rindiseyda

rumuzsehadet

hilal17

neslinursema1

neslinursema3

sessizyusuf

bayansanem

uzlet

fuadyusufoglu

orkunintifada

dildade

ustaplan

rumeysa1980

unsal1

incebiragit

yusuf talha

dilefkar

Aydin MERT

sonsuzlukkervani

ibretlik

samatracik2006

hazanmevsimleri

Savaş Karğı

muleykem

hayber

amenna

Şahin Bozkurt

seher kılıç

resulevuslat

mesale

adriatic

filiz70

mnelam

metinol

allame

allahbirdir

boykotcu

candansayfa

Hasan Beyan

shn

huzundamlalari

kitabooku

***akif*** *******

merdiozan

Yusuf Ersöz

aksicocuk

gullerinkalbi2

cecenistan61

umut27

yusuftalha

adriaticdinibilgiler

hunerliannem

nuran mümine bucak

burcinturpcu

lordoftheloneliness

hktedepyahu

eylengonul

sevgikelebegim1

cilginavatar81

hidayetsaati

islamtv

tillsim

hisari

dave96

nezaketbolat1

sessizciglik1

sohbetsevenler

agustosyagmuru50

ünsal yaldız

gullerinkalbi3

nehissettin

mümin aslan

bennur 76 - s.k

Ya Rabbi bize sonu şehadet olan ameller işlet.Nefsimizde olani değiştirmede bize yardım et.Hakkı olduğu gibi anlamayı ve anlatmayı nasip et.Senin zikrini anmayı ve yaşamayı nasip et.Ya Rabbi bizi sevdiklerinle beraber yaşat;sevdiklerinle beraber öldür ve sevdiklerinle beraber haşreyle.Bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım.Bilmediklerimiz hususunda da senden af dilerim...Ya Rabbi bize Hz Adem 'in(as) tevbesini;Hz İbrahim'in(as) imanını;Hz İsmail'in teslimiyetini;Hz Yusuf'un(as)iffetini;Hz Meryem'in adanmışlığını ;Hz Hatice'nin gayretini ver...AMİN...

bennur 76 - s.k

12/1/2010 - Hz. Muhammed’in (sav.) Hayatı Ve İslâm Daveti – Celaleddin Vatan

Kategori: Okuduklarim

Hayatın Kur’an’la inşası için Hz. Peygam- ber’in hayatını öğrenmek ve bilmek her Müslüman için vazgeçilmez bir ihtiyaç ve zorunluluktur. Allah’ın Rasulü Muhammed (a.s.)’in içinde doğduğu cahili toplumla ilişkileri, Kur’an’ın iniş sürecinde ilk muhatapları, nüzul ortamının toplumsal şartları ve bu ortam içinde Rasul’ün ilk Kur’an neslini eğitim metodu hiç şüphesiz Müslümanlar için önemli bir hayat mücadelesi ve örnekliği ifade eder. Bu örnekliğin önemine rağmen geleneksel siret anlatımları ve siyere dair klasik eserler yukarıdaki hususlarla işaret edilen ve daha da artırılabilecek pek çok konuda muhatabının sorularını cevaplamaktan uzaktır. Özellikle Hz. Peygamber’e atfedilen mucizevi vasıfların yer aldığı anlatımlara ve rivayetlere mevcut siyerlerde çok büyük bir yer verilmesi, siret rivayetlerinin Kur’an’ın nüzul süreci ile karşılaştırılmadan ve eleştiriye tabi tutulmadan zikredilmesi geleneksel siret kitaplarının Kur’an ile çelişkili bilgiler içermesine ve Peygamber’in örnekliğinin anlaşılmasının imkansızlaşmasına neden olmaktadır.

Mevcut siret edebiyatındaki bu olumsuzluklar Kur’ani yönelişin güç kazanması ile birlikte yazılan yeni telif eserlerle ve yapılan tercümelerle giderilmeye çalışılmaktadır. Kur’an ışığında Hz. Peygamber’i anlama çabasının bir ürünü olarak göze çarpan bu eserlere 2005 yılının Ekim ayında Pınar Yayınları arasından çıkan yeni bir siyer çalışması dahil oldu. Kendisini özellikle “Vahiyden Kültüre”, “Kur’an ve Hayat”, Tevhid ve Değişim” gibi eserleriyle tanıdığımız Celaleddin Vatandaş’ın kaleminden “Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti” adıyla okuyucuya sunulan eser iki cilt ve yaklaşık 1200 sayfadan oluşuyor. Oldukça hacimli olmasına rağmen akıcı üslubu ve duyulan ihtiyaca binaen olsa gerek eser gördüğü yoğun talep sonucu ikinci baskısı baskısını da gerçekleştirdi.

Siretin ilk cildi Mekke dönemini, ikinci cildi ise Medine dönemini ele alıyor. Bu ayrımdan da anlaşılacağı gibi yazar geleneksel siyerlerde genellikle yüzeysel aktarımlarla ihmal edilen Peygamber (a.s.)’in hayatının Mekke dönemine eserinde büyük bir önem vermiş. Hz. Peygamber’in vahiy öncesi yaşamı, insani ilişkileri, hanif tavrı, vahiyle başlayan peygamberlik ve tebliğ süreci, ilk itirazlar ve Müslümanların cahili Mekke toplumu ile ilişkileri ve yaşadıkları sıkıntılı dönemler Kur’an ayetleri referans alınarak eserde oldukça geniş bir biçimde anlatılmış. Yazarın siyere dair rivayet kültüründen ziyade Kur’an’a dayanan bu anlatımı adeta nüzul sırasına göre bir Kur’an çalışması ile siyerin bir birleşimini okuyucuya sunmakta. Bu da esere ayrı bir değer kazandırmış.

Bu bağlamda Celaleddin Vatandaş, Hz. Peygamber’in getirdiği dinin Mekke toplumu için tümüyle yeni ve türedi bir bildiri olmadığı; namaz, hacc ve İbrahimi geleneğin kalıntıları olan diğer ibadetlerde olduğu gibi önceki peygamberlerin çağrısının bir devamı olduğu vurgusunu ön planda tutmuş ve ilk ayetlerden örnek anlatımlar ışığında bu hususa dikkat çekmiş. Yazar özellikle namazın hanifler tarafından bilinen ve uygulanagelen İbrahimi bir gelenek olduğunu vurgulamış. Dolayısıyla namazın İsra olayı ile farz kılındığı yönündeki geleneksel yanılgıya düşmemiştir. Fakat buna rağmen Mirac rivayetlerinin kaynaklık ettiği bir anlayışı yani namazın beş vakit olarak farz kılınmasının İsra ve Mirac ile olduğu şeklindeki kabulü reddetmemiş, benimsemiştir. Oysa nüzul sırası ile ayetler okunduğunda beş vakit namazın vakitlerine dair işaretleri İsra Suresi’nden çok çok önce Kur’an’da bulmak mümkündür. Bununla beraber Mekke döneminin sonlarına dair gerçekleşmiş olan İsra hadisesini Kur’an dışındaki bilgilere değinmeden veren yazar, bu konuda rivayetlerin verdikleri ayrıntılı ve çelişkili anlatımlara detayda boğulmamak ve sonuçlar üstünde durmak için yer vermediğini ifade etmiştir. Fakat yazar Kur’an’da belirtilmemiş olmasına dair İsra’dan sonra Hz. Peygamberin miraca yükselmesini ve buna dair rivayetlerdeki kirliliği de herhangi bir eleştiriye tabi tutmamıştır. Bu durum okuyucuya değinilmemiş ve zikredilmemiş olmasına rağmen rivayetlerdeki anlatımların benimsenebilir olabileceği izlenimini vermiştir. Bize göre bu husus eserde önemli bir muğlaklık ve eksiklik olarak göze çarpmaktadır.

Eserin Kur’an’ın nüzul süreci ile uygunluk kaygısı içinde yazılmış olması, özellikle davetin ilk yıllarına dair rivayetlerin Kur’an süzgecinden geçirilmesini sağlamış. Klasik anlayışta davetin ilk üç yıl gizli yapıldığına ve daha sonra açıktan davetin başladığına dair Kur’an ayetleri ile çelişen yaklaşım Vatandaş’ın siyerinde terkedilmiş. Yazar söz konusu konuyu gizli davet – açık davet terimleri yerine bireysel davet ve kitlesel davet terimlerini kullanarak ele almış ve Rasul’ün davetinin gizliliğinden ziyade bir tedbirlilik halinin varlığından söz etmiştir. Bu bağlamda ilk inananların kimliklerini gizlemek ya da saklanmak biçiminde takiyyeci bir tavrı benimsemediklerini, fakat gerek davetin yeniliği, gerekse inananların sayısının az olmasının verdiği bir ayrışma ve hazırlık sürecinin söz konusu olduğunu ifade etmiştir. Ki bu tespitleri ilk inen sureler (Alak, Müzemmil, Müddessir sureleri) ışığında ortaya koymuş.

Vatandaş’ın eserindeki bu önemli vurguya rağmen bu bölümde sırf rivayetlere dayanarak vahyin kesiliş sürecini üç yıla kadar uzatan rivayetleri tercih etmesi ve vahyin uzun bir süre kesintiye uğramış olabileceğine ihtimal vermesi kanaatimizce tekrar gözden geçirilmesi gereken bir tespit olarak karşımıza çıkmaktadır.

Eserin Mekke dönemine dair yaptığı kayda değer tespitlerden bir diğeri Mekke döneminde Kur’an ayetlerinin temel mesele olarak iman ve itikad konularını ele alan felsefik bir üsluptan ziyade eylemi ve yaşam tarzındaki yanlışlıkları mesele edinen bir anlatıma sahip olduğu yönündeki değerlendirmedir. Yani Kur’an, dikkatleri ameli yanlışlara çekerek işe başlamıştır. Daha sonra bu toplumsal yanlışlara ve ifsada kaynaklık eden düşünce tarzını konu edinmiştir. Yazar Fatiha, Asr ve Kalem sureleri ışığında bu hususa dair geniş açıklamalarda bulunmuştur.

Mekki surelerdeki kıssa anlatımlarının toplum üzerinde yarattığı etkiye de yoğun bir şekilde vurgu yapan Vatandaş, Kur’an’ın ilk muhataplarının özelliklerine ve Kur’an’ın bir değişim rehberi olarak onları nasıl etkilediğine bu kıssaların verdiği mesajlar ve toplumun karşı tepkileri ile yer vermiş.

Eserde iyi işlenmiş konulardan birisi de siyer kitaplarında genellikle aynı ifadeler ve bilgilerle aktarılarak üzerinde fazla durulmadan yer verilen Habeşistan’a hicret konusu olmuş. Yazar Habeşistan’a hicret olayını sosyolojik bir vakıa olarak masaya yatırmış ve hicret için niçin Habeşistan’ın seçildiği, Habeşistan’a hicret eden sahabelerin niteliği, Rasul’ün kendisinin ve tüm Müslümanların hicret etmemesi, Kur’an ayetlerinin bu hicrete işareti ve Habeşistan’daki muhacirlerin durumlarına dair pek çok hususu irdelemiş, değerlendirmeler yapmıştır.

Medine’ye hicret konusunda da kapsamlı bir bölüm içeren eserde hicretin manevi ve fiziksel boyutuna değinilerek esasen hicret vakıasının Yusuf, İbrahim ve Ashab-ı Kehf tarafından da pratize edilmiş bir tecrübe olduğuna Mekki ayetlerin anlatımları ile yer verilmiş. Yani Peygamber’in Medine’ye hicreti geniş çerçeveden bakıldığında önceki peygamberlerin ve Müslümanların hicret geleneğinin bir devamı niteliğindedir ve eserde de bu açıdan ele alınmaktadır.

Yazar Medine döneminde mü’minlerin toplumsal yaşamına dair pek çok hususa değinmiş. Kitapta, Medine’ye hicretten sonra Hz. Peygamber’in eğitim faaliyetine verdiği önem ve yaptığı uygulamalar, kadınların eğitimleri, bunun için Hz. Ömer’i tayin etmesi, idari bölgenin belirlenmesi, imar işleri ve ticari hayatla ilgili düzenlemeler yapılması gibi konulara değinilerek muhacir ve ensarın hayatlarına dair ayrıntıya girmeyen bilgilendirici konulara yer verilmiş.

Eserde siyerdeki pek çok hadise, olayların fıkhını kavrayıp onlardan sosyal çözümlemelere ve ilkelere ulaşmayı gaye edinen bir yaklaşımla Mekke’den Medine’ye hicret, Medine’de savaşla ilgili izlenen sürecin gelişimi, emir ve yasakların belli bir sürece yayılması gibi konular vahyin tedriciliğine vurgu yapılarak anlatılmış ve bu açıdan Kur’an’ın toplumu dönüştürme yöntemi ilk neslin pratikleri üzerinden tespite çalışılmış.

Yazar siyere dair metinlerde oldukça geniş bir yer tutan insanüstü özelliklerle ve mucizelerle donatılmış peygamber algısının aksine Hz. Peygamber’in insan bir elçi olma vasfına dikkat çekmiş, hatta buna dair eserinde özel bir bölüme yer vermiştir. Buna mukabil bir biçimde rivayetlerde geçen risalet öncesi Rasul’ü gölgelendiren beyaz bir bulutun varlığı, hicret esnasında mağaranın kapısında beliren örümcek ve güvercin gibi rivayetlerde geçen efsanevi ve garip anlatımlar eserde hiç zikredilmemiş ki bu takdir edilmesi gerekli bir yön olarak dikkat çekmektedir. Yazar eserde sadece, Kur’an’ın kaynaklık ettiği bilgiler ışığında Rasul’e yapılan ilahi yardım ve desteklemelere yer vermiştir. Fakat buna rağmen yazarın özellikle Medine dönemine dair bazı olayların anlatımında (Nadir Yahudilerinin Rasul’e dair suikast girişimi, Kisra’nın ölümü vs.) gibi hususlarda Rasul’ün Allah tarafından ilahi uyarıyla haberdar olduğunu belirtmesi gaybi konularda Rasul’ün Kur’an dışında vahiy almış olduğu gibi bir anlayışa kapı aralamaktadır. Bununla birlikte Rasul’un insani vasıflarına devamlı vurgu yapan yazarın, Hz. Peygamber’in Hz. Ali’nin gözündeki hastalığı okuyup üfleyerek iyi etmesi şeklindeki tartışmalı bir rivayete eserinde (c.2, s.371) yer vermesi ilginç ve sorunludur.

Eserin zikredilmesi gereken güzel yönlerinden birisi de Mekke, Medine ve diğer bölgelerin yerleşimi, Medine döneminde yapılan askeri seferlerin ve savaşların düzeni vs. gibi konularda okuyucuya sunulan kroki ve coğrafi şemaların kitaba dahil edilmiş olmasıdır.

“Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti” kitabı değindiğimiz birkaç hususun dışında eleştiriye mahal bırakmayacak özelliklere sahip, takdiri hak eden yoğun bir gayret ve uzun bir mesainin sonucunda ortaya çıkmış bir eser olarak göze çarpmaktadır. Son söz olarak Kur’an ışığında Rasul’ü tanıma çabası içinde olan tüm okuyucuların kütüphaneleri için vazgeçilmez olan bu çalışmasından dolayı yazar Celaleddin Vatandaş’a teşekkürü bir borç biliriz.

Esra Çiftçi Dindar

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/1/2010 - KANİSTAN

Kategori: siir
.

Adını bilmiyorum, dinini sormuyorum,
Kurşuna hedef olan çocuklar görüyorum.
Babasının kucağı ona kan dolu çanak,
Kızıl kana boyandı, minnacık el ve yanak.
Çöp kutusu bir siper, kollardan zırh gerildi,
Kucağında cenaze şaşkın baba delirdi.
"Baba bu gün son günüm, güneşi son görüşüm,
Bu yaşımda ne kahır ne zulümler görmüşüm.
Bu gün beni kucakla, son bir defa sar beni,
Görmeyen gözlere bak, bu bakış yakar beni"
Babasının elinden tutmuş geziniyordu,
Ne bilsin bu zalimler, kuşatmış güzel yurdu.
Belki balon alacak, belki de bir oyuncak,
Onu şimdi cennette melekler sallayacak.
***

Yolunu kaybetmiş bir divane misaliyim,
Ben bugünün gerçeği, yarınının masalıyım.
Yandı yıkıldı birden dünyanın dört etrafı,
Kim kimden yana şimdi, bilen var mı tarafı?
Gözleri kan çanağı, ellerinde kelepçe,
Daha dün gibi sıcak Hama, Gazze, Halepçe.
Vampirin tek vatanı bu gün artık KANİSTAN
Sunulur oldu size mazlumun kanı tastan.
Kar bile kirletiyor, yağdığı mekânları,
Kimin için akıyor mazlumların kanları?
Yağmurlar karıştırdı kanları ummanlara,
Tarih bile yabancı kaybolan zamanlara.
Dökülen yaprakların örttüğü milyon beden,
Neden her yer kan revan, neden bu ölüm neden?
Toprak dahi kan rengi göklerde kızıllık var,
Okyanuslar kabardı, ne martı ne balık var.
Her yer şimdi kan gölü, her yer şimdi KANİSTAN,
Sanki yer gök birleşti kurtuluş yok mahpustan.
Herkes avcı misali, her yan hile ve tuzak,
Batık bir gemideyiz kara şimdi çok uzak.
Minnacık bir çift yürek kuş oldu havalandı,
Sokaklar çığlık çığlık, feryatlar yankılandı.
İmdat sesine bile kurşun sıkan eller var,
Mamayı tadamadan susan nice diller var.

***

Yer ve gök şahit şimdi çığlıklara havara,
Yeni güller açar mı, bu gelecek bahara?
Bomba, Barut, tank, tüfek, ateş şimdi KANİSTAN,
Yine bülbüller ötsün, açsın bostan gülistan.
Güneşi gizlemişler, meydan bulutun sisin,
Bu savaş ölümüdür duygu, vicdan ve hissin.
Bağırsak duymuyorlar, duysa ses vermiyorlar,
Bu dünya çok daraldı, size yer yok diyorlar.
Karanlıklar zifiri, gölgeler de dehşette,
Bir festival mevsimi, herkes şimdi vahşette
Güya bizler insanız, eşref-imahlukatız,
Ne kadar vurdumduymaz, ne kadarda rahatız.
Hayvan bile yapamaz bunca vahşi eylemi,
Bunlara hayvan demek, bir iltifat değil mi?
Yersiz yurtsuz yavrunun memleketi KANİSTAN,
Ancak size yakışır böyle rezil bir destan.
Ah vatanı bırakın kafes bulamaz bülbül,
Çöllerde vahalar yok, ne gül kaldı, ne sümbül.
Filler şimdi savaşta, ezilenler karınca,
Dillere gem vuruldu susturuldu hunharca.
Şimdi Kızıl Denizi yaracak Musa da yok,
Şu düzenbaz hileyi bozacak asa da yok.
Yok şimdi kurtaracak Yusuf'u kuyulardan,
Yok Bilali bir seda uyarsın uykulardan.
Tahammülün simgesi Eyyüb'ün sabrı nerde,
Parçalanmış cesedin kefeni, kabri nerde ?
Senin de yurdun uzak terk eyledin sılayı,
Bir gün geri gelir mi o muştular alayı?
Ah senin yurdun mu ki, şu görünen KANİSTAN,
Tebessüme zaman yok bunca çileden yastan.
VAMPİRİN TEK VATANI BU GÜN ARTIK KANİSTAN
SUNULUR OLDU SİZE MAZLUMUN KANI TASTAN.
HER YER ŞİMDİ KAN GÖLÜ, HER YER ŞİMDİ KANİSTAN.
SANKİ YER GÖK BİRLEŞTİ KURTULUŞ YOK MAHPUSTAN.
BOMBA, BARUT, TANK, TÜFEK, ATEŞ ŞİMDİ KANİSTAN,
YİNE BÜLBÜLLER ÖTSÜN, AÇSIN BOSTAN GÜLİSTAN.
YERSİZ YURTSUZ YAVRUNUN MEMLEKETİ KANİSTAN,
ANCAK SİZE YAKIŞIR BÖYLE REZİL BİR DESTAN.
AH KANİSTAN KANİSTAN, AH KANİSTAN KANİSTAN.

MEHMET FEYAT

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/12/2009 - VELA ANCAK MÜ’MİNLEREDİR

Kategori: hadis

Amr İbn’il As (r.a) şöyle dedi:

       Rasulullah (s.a.s)’den gizli değil açık olarak şöyle buyurduğunu işittim:

       «Dikkat edin!  Ebu fulanın ailesi benim velilerim değillerdir. Benim velim ancak Allah’dır ve salih mü’minlerdir.»  (Müslim)
  
     
HADİSTEN NE İSTİFADE EDERİZ

       İman; yalnız Allah’a kulluk, mü’minlere dostluk ve kafirlere düşmanlıktır.

       İslam dini mü’minlere; Allah’dan, Rasulünden ve mü’ minlerden başkasını veli edinmelerini kesinlikle yasaklamıştır.

       Vela: Dostluk kurmak, yardım etmek, desteklemek demektir.

       Bir mü’min kardeşi  ihtiyaç halinde olan kişinin, ona yardım etmeyip kafir birisine yardım etmesi asla imanla bağdaşmayan bir harekettir. Hatta kafir bir kimseye yardım da bulunmasa dahi zor durumda olan mü’min kardeşini yardımdan mahrum bırakması asla İslamla ve imanla bağdaşmaz.

       Bir mü’min en yakın akrabası dahi olsa Allah ve Rasulünün emrine karşı çıkan bir kimseyi asla veli edinemez.  Yani; İslam’a apaçık şekilde savaş açan kimse kim olursa olsun yaşama hakkı yoktur. Bu yüzden bunlara kat’i surette dostluk gösterilemeyeceği gibi zerre kadar da yardım yapılmaz. Böyle kimseleri veli edinen kimse kafir olur ve İslam milletinden çıkar.

       İslam’a savaş açmayan ve kendisine tebliğ edilmiş olan kafir bir kimse eğer İslami reddediyor fakat İslam’a sadırmıyorsa bu kişiler anne-baba olursa bunlara sadece aciz kaldıkları hususlarda yardım edilir. Yoksa onları güçlendirmek gayesiyle yardım yapılmaz. Böyle bir durumda olan anne ve babaya yardım etmeyen kimse ise haram işlemiş olur. Bunların dışında olan ve aynı vasıflan taşıyan kişilere de ancak ihtiyaçları mü’minlerin ihtiyacına eşit olmadığı müddetçe yardım edilir. Eğer ki ihtiyaç duydukları yardım mü’minlerin ihtiyaç duyduğu yardıma eşit ise kesinlikle onlara yardım yapılmaz. İşte böyle bir durumda kafiri mü’mine tercih küfürdür. Şayet ihtiyaç hususunda eşitlik söz konusu değilse ancak ve ancak yaşantılarını sürdürecek derecede onlara yardım edilir.  İslam’a savaş açmamış olup da hatalı tebliğ edilmiş bir kişinin tekrar İslam’a ısınmasını sağlamak için de ona bir takım yardımlar yapılabilir.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/11/2009 - Unutan Unutulur

Kategori: makale

 

Ali Küçük

Unutan unutulur

 

Ali Küçük

 

İkiyüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; elleri de sıkıdır; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler fâsıktırlar.” (9 Tevbe, 67)


Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendirler. Münâfık erkekler ve kadınlar küfür ve nifakta birbirlerine benzerler. Bir-birlerinin velîsi ve dostudurlar onlar.

 

Kötülüğü, münkeri emrederler ve iyiliği, marufu men ederler. İyiliklerin engellenmesi, kötülüklerin yayılması için çırpınırlar. Kötülük taraftarıdır onlar. Kötülük, onların vazgeçilmez özellikleridir. İyiye düşmandırlar, iyilikten nefret ederler. İyileri iyilikten vazgeçirmek için çırpınırlar. İyilerin ve iyiliklerin önüne barikatlar koymaya say ederlerken, kötülüklerin işlenmesine elbirliği yaparlar.


Elleri de sıkıdır onların. Hayırlı hiçbir işe zerre kadar bir harcama yapmazlar. Mallarını kötülük ve fuhşiyyat yollarında tüketirler. Münâfıklığın belki en belirgin alâmetleri işte bunlardır. İyiliği menetmek, kötülükleri yaymaya çalışmak ve de cimrilik yapmak. Bu özellikler önünde sonunda insanı münâfıklığa götürür.


Elini sımsıkı tutup Allah yolunda harcamada bulunmayanlar elbette iyilikleri men edip kötülük-leri emredeceklerdir. Çünkü top-lumda iyiliğin yayılması demek münâfıkların ellerindekilerinin azalması demektir. Çünkü artık toplumda sömürü tuzakları boşa çıkacaktır. Ama toplumda iyilik yerine kötülük, fedâkarlık yerine bencillik hakîm olursa elbette zayıflar kendilerine teslim olmak zorunda kalacaklardır.


Evet münâfık erkek ve kadınlar birbirleriyle tek can gibidirler. Birbirlerinin velîsi ve dostudurlar. Onlar arasında karşılıklı bir velâyet, bir dostluk ilişkisi vardır. Birbirleri adına karar alırlar ve birbirlerinin kararlarını, yasalarını uygularlar. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Tabii mü'minler olarak sizler de birbirlerinizin velîsisiniz. Münâfıkların sizlerle, sizlerin de onlarla asla bir velâyet, bir dostluk ilişkiniz olamaz. Akraba bile olsalar mü'minle münâfık arasında bir dostluk, bir velâyet ilişkisi yoktur. Allah mü'minlerin velîsidir, mü'minler de birbirlerinin velîsidirler.


Mü'minler hiçbir zaman kendileri gibi inanmış mü'minleri bırakarak münâfıkları kendilerine velî seçemezler. Hiçbir zaman mü'minleri bırakıp münâfıklarla dost olamazlar, onlarla dostluk kuramazlar. Çünkü mü'minlerin velîleri, mü'minlerin dostları Allah'tır. Allah mü'minin dostudur, mü'min de mü'minin dostudur. Allah mü'minlerin velîsidir, mü'minler de Allah'ın evliyasıdır. Öyleyse mü'minler, mü'minlerin dostudur, velîsidir, sırdaşıdır, birbirlerini cehennemden koruyup cennetin kazandırıcısıdır.


Öyleyse bir mü'min, dünya işlerinde; bireysel, sosyal, ailevî, toplumsal, ekonomik, siyasal hayatında, âhirete müteallik işlerinde, yâni hayatının tüm alanlarında kendisiyle ilgili tüm problemlerinde bir dostluk, bir velâ ilişkisi içine girecekse, birileriyle birlikte hareket edecekse, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksa, birilerinden akıl danışacaksa kendisine velî olarak, dost olarak ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil mü'minleri seçecektir. Mü'minleri sevecek, mü'minleri dost bilecek, mü'minleri velî bilecek, mü'minlere bağımlı olacak, mü'minlerin derdini, tasasını kendi tasası, sevincini kendi sevinci, başarısını kendi başarısı bilecektir.


Tüm işlerini, tüm hayatını, siyasetini, ekonomisini, eğitimini, sosyal ve bireysel hayatını, aile hayatını mü'minlere göre düzenleyecek, hesabında mü'minler olacaktır. Müslüman izzet ve şerefi Müslümanlarda ve Müslümanlarla birliktelikte görecektir. Yoksa bir takım basit dünyevî hesaplarla, bir takım basit menfaat kaygılarıyla bir Müslümanın mü'minleri bırakarak kâfirleri ve münâfıkları dost edinmesi, hayatını onlar kaynaklı yaşaması asla düşünülemez.


Onlar Allah'ı unutmuşlar, Allah da onları unutmuştur. Onlar Allah'ın dinini unuttular, Allah'ın dinini kendi haline bıraktılar, ilgilenmediler, ilgi kurmadılar, Allah da onları unutmuştur. Onlar Allah için bir hayat yaşamayı unuttular, Allah da onları korumayı, başarıya ulaştırmayı, merhamet etmeyi unutmuştur. Elbette kendisine kulluğu unutanları Allah da unutacaktır. Ne müthiş bir şey değil mi? Allah tarafından unutulmak, hesaba katılmamak, yüzüne bakılmamak, sözü dinlenmemek ve ebedîyen azaba mahkum edilmek. Bundan daha kötü bir âkıbet olur mu?


Evet bu dünyada bu dünyanın sahibini unutarak, bu hayatın sahibinin vahyinden yüz çevirerek, kitabı ve peygamberiyle ilgilenmeyerek, hayatı vahye göre düzenlemeyerek, Kur'an ve sünnete karşı nötr davranarak bir hayat yaşayanlar unutulacaklar. Allah'ın rahmet ve merhametinden mahrum kaldıkları için mutlu olamayacaklar, huzur bulamayacaklar, hayatın tadını alamayacaklar. Bugün burada unutuldukları gibi, yarın da cehennemin bir köşesinde dayanılmaz azapların kucağında unutulacaklar.


Öyleyse gelin ey Müslümanlar, Allah'ı unutanlar gibi olmayın. Allah'ı unutup Allah'ın da kendilerini unuttuğu münâfıklar gibi olmayın. Onlar Rab'lerini unutmuşlar, Rab' lerini unutarak bir hayat yaşamışlar, Allah da onlara kendilerini unutturuvermiş. Kendilerini unutmuşlar adamlar. Kendilerini düşünmez olmuşlar. Kendi hayırlarını, kendi mutluluklarını, kendi cennetlerini düşünmez olmuşlar. Cenneti unutup, âhireti unutup hep dünyayı düşünür olmuşlar. Hep parayı düşünür olmuşlar, hayatı düşünür olmuşlar, arabayı düşünür olmuşlar, arabanın modelini, elbisenin güzelini, evlerinin dükkanlarının dizaynını düşünür olmuşlar.


Arabalarının üzerinde meydana gelen küçücük bir çiziği düşünür olmuşlar da, kendi ruh dünyalarında, ailelerinin, çocuklarının ruh dünyalarında oluşan nerdeyse araba girecek büyüklükteki küfür ve şirk çiziklerini hiç düşünmez olmuşlar. Evlerinin boyasını, cilasını düşünmüşler de kendilerinin, çocuklarının Allah boyasıyla boyanmasını hiç düşünmez olmuşlar. Çocuklarının boğazlarının doyurulmasını düşünmüşler de kalplerinin kafalarının Allah'ın istediği bilgi ve imanla doyurulmasını hiç düşünmez olmuşlar. Doları düşünmüşler de Bakara'yı, Âl-i İmrân'ı hiç düşünmez olmuşlar. Dışlarını düşünmüşler de içlerini, kalplerini düşünmez olmuşlar. Bedenlerinin ihtiyaçlarını düşünmüşler de kalplerinin ihtiyacını hiç düşünmez ol-muşlar. Her şeyi düşünüyor adamlar, ama kendilerini unutuyorlar.


Eğer bizler bu dünyada bizi bu dünyaya getiren, bizi yaratıp bu dünyada imtihana çeken Rabbimizi unutursak, Rabbimizin dinini, Rabbimizin kitabını, Rabbimizin elçisini, Rabbimizin bizden istediklerini unutarak bir hayat yaşarsak, İslâm'dan uzak bir dünya yaşayacak olursak o zaman kesinlikle bilelim ki biz kendi kendimizi unutacak ve hayatımız dünyada kalacak, bizimle birlikte yarına intikal etmeyecek boş şeylerin peşinde bir ömür tüketerek eli boş olarak Rabbimizin huzuruna gideriz.


Kur'an'ı unutuyorlar da, Kur' an'ın öğretisinin çok uzağında olan nice gazetelerin, nice dergilerin, nice kitapların peşine takılıyorlar. Allah'ın kendilerine örnek olarak, model olarak gönderdiği peygamberini bırakıyorlar da nicelerinin arkasına düşüyorlar. Nicelerini kendilerine örnek biliyorlar.


İşte kim böyle Allah'ı unutursa Allah da ona kendisini unutturacaktır. Allah onu kendi haline bırakıverir de o insan dünyanın peşinde, dünyada kalacak şeylerin peşinde yuvarlanır gider. Tamamen küfrün, şirkin, isyanın ve günâhların içinde boğulur gider. İşte bunlar münâfıklardır. Kalbi, düşüncesi, ameli, hayatı bozuk olanlardır.

 

Ribat Dergisi


 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2009 - HZ. ERKAM B. EBİ'L-ERKAM (r.anh) VE EVİ

Kategori: sahabeler
Mekke'de müslüman olan ilk sahâbîlerden biri. Erkam b. Ebi'l-Erkam b. Esed b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm; künyesi Ebû Abdullah'tır. Babasının adı Abdü Menâf; annesinin adı Ümeyye binti Hâris'tir. Erkâm, Mekke'nin en zengin ve mûteber ailelerinden biri olan Mahzûm kabilesine mensuptu. Annesi Ümeyye, Huzâa kabilesindendi. Mahzûmîler, Hz. Peygamber'in muhâliflerinden olmakla beraber, Erkam onun sâdık bir sahâbîsi olmuştur. İbn Abdilberr'e göre (el-İstîâb, I, 31) Erkam, "Zâlime karşı, mazlumla birlikte hareket edeceğiz" diye and içen ve islâm tarihinde "Hılfü'l-Füdûl" cemiyeti diye bilinen fazîletli grup içerisinde zikredilir.

Erkam, Hz. Ebû Bekir'in teşvikiyle, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ve Osman b. Maz'ûn ile aynı gün müslüman olmuştu. İslâmî kaynaklar onu, müslüman olan ilk onbeş kişi arasında saymaktadır. Oğlu Osman'a göre ise, yedinci müslümandır. Onun, "Ben islâm'da yedinci kişinin oğluyum. Babam yedinci kişi olarak müslüman oldu" dediği nakledilir (İbni Sâ'd, Tabakat, III, 242; Hâkim, el-Müstedrek, III, 502; Reckendorf, İA, "Erkam " mad. IV, 316). Resulullah (s.a.s.) ile birlikte başta Bedir ve Uhud olmak üzere, bütün savaşlara katılmıştır. Medine'ye ilk hicret edenlerdendir. Hz. Peygamber onu, Ensar'dan Ebu Talha ile kardeş yapmıştır. Hicretten sonra, Medine'de Zureykoğulları mahallesinde bir evde oturmuştur. Bu evin kendisine Hz. Peygamber tarafından verildiği rivâyet edilmektedir (İbn Sâ'd, a.g.e. III, 244).

Erkam denilince akla gelen hususlardan biri de onun "evi"dir. Çünkü "Erkam'ın evi", islâm'da ayrı bir özelliğe sahiptir. Sözkonusu ev; Kâbe'nin batısında, Safâ ile Merve arasında, Safâ tepesinin eteklerinde, hacıların hacc görevini yapmak için gelip geçtikleri en işlek bir yerdeydi. Erkam, ilk müslümanların sıkıntılı günlerinde evini Resulullah'ın ve dolayısıyla islâm'ın hizmetine sunmuştu. Bu hareketiyle o, daima hakkın ve haklının yanında olduğunu göstermişti. Hz. Peygamber, kendi evini terkederek bu eve taşındı. Burası islâm'ı tebliğe elverişli emin bir yerdi. Bir süre bu evde emniyet içerisinde islâmî tebliğe devam etti. Ancak onun orada ne zaman ve ne kadar kaldığı konusu tartışmalıdır. Bununla beraber, 615-617 yılları arasında kaldığı tahmin edilmektedir. Peygamberliğinin dördüncü senesinde taşındığı da söylenmektedir.

Erkam'ın evi, islâm'ın ilk yıllarında, Peygamberimize ve ilk müslümanlara bir çeşit sığınak vazifesi görmüştür. İslâm'a gönül verenler orada toplanır, cemâat halinde namaz kılarlardı. Hz. Peygamber de onlara, peyderpey nazil olan Kur'an ayetlerini okur, dinî hükümleri tebliğ eder ve oraya gelenleri islâm'a davet ederdi. Böylece bu ev, oraya gelen pekçok kimsenin müslüman olma şerefine nâil olduğu bir yer olmuştur. Hattâ, Hz. Ömer gibi islâm tarihinin en mühim şahsiyetlerinin hidâyetine de sahne olmuştur. Onun müslüman oluşundan sonra Hz. Peygamber bu evden ayrılmıştır. Çünkü Hz. Ömer'in islâm'a girişi, müslümanlara güç kazandırmış ve daha rahat hareket etmelerini sağlamıştır. O dönemde Mekkeli müşriklerin ilk müslümanlara uyguladıkları amansız baskı ve işkence gözönünde bulundurulacak olursa, Hz. Erkam'ın evini islâm'ın tebliği uğrunda Resulullah'ın hizmetine sunmuş olmasının mana ve önemi daha kolay anlaşılacaktır. İşte bu özelliğinden dolayı ona "Dâru'l-İslâm ", "Beytü'l-İslâm " gibi isimler verılmiştir. Hattâ bu evin, islâm uğrunda vakfedilen ilk bina olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu hizmetinden dolayı Erkam ve evi, müslümanlarca hep saygı ile anılmıştır. Evin diğer bir özelliği de, islâm'a ilk girenlerin sırasını ve dolayısıyla islâm'a girişte kimin kime sebkat ettiğini tespit konusunda, tarih başlangıcı olarak kullanılmış olmasıdır. Tarihçiler bu hususa büyük önem vermişlerdir. Ayrıca bu ev islâm'ın yapılan gizli davetinde merkezi ve karargâhı olmuştur.

Erkam b. Ebi'l-Erkam, bu mübârek evi sonradan oğlunun ve yakınlarının yararına vakfetmiş ve vakfiyesinde şöyle demiştir.

"Besmele... Bu, Erkâm'ın, Safâ'dan biraz ilerideki evi hakkında yaptığı ahid ve vasiyyetidir ki: Onun arsası Harem-i Şerif'ten sayıldığından, ev de Harem'leşmiş, dokunulmazlaşmıştır. Satılmaz ve kendisine mirasçı olunamaz. Hişam b. As ve Hişam b. As'ın azadlı kölesi filan (ismi zikredilmemiştir) buna şâhittir." Erkam'ın bu mübârek evi, içinde oğulları ve torunları tarafından oturulmak veya icarlarından yararlanılmak surediyle Halife Ebu Câfer el-Mansur (v. 158 h.) zamanına kadar devam etti. Halife Mansur, hacc sırasında, Safâ ile Merve arasında sa'yederken, Erkam'ın torununun develeri evin arkasındaki bir çadırda bulunurken Halife de onların alt tarafından geçiyordu. Arada mesafe çok kısa idi. Hattâ Halife'nin başındaki serpuşu almak isteseler elleriyle uzanıp alabilecek derecede yüksekte idiler. Halife Mansur, Merve'ye inip tekrar Safâ tepesine çıkıncaya kadar eve ve evdekilere baktı, durdu. Halife Mansur, Erkam'ın torunu Abdullah'ın, Muhammed b. Abdullah b. Hasan'a uyanlardan olduğu halde onunla birlikte hareket etmemiş olduğundan ilgilendi. Medine vâlisine, Erkam'ın torunu Abdullah b. Osman b. Erkam'ı hapsetmesi ve zincire vurulması için emir yazdı. Bu emri de Kûfeli Sıhâb adında bir şahısla Medine valisine gönderdi. Abdullah b. Osman b. Erkam hapsedilip zincire vurulduğu zaman yaşı sekseni aşmış bir ihtiyardı. Bu durum onu son derece üzmüş ve bunaltmıştı. Halife Mansur'un Medine vâlisine gönderdiği Kûfeli Sıhâb b. Abdi Rabbin, Abdullah b. Osman'ın hapsedildiği yere vardı ve ona, "Ben seni içinde bulunduğun şu halden kurtarırım, Dâr-ı Erkam'ı bana satar mısın? Çünkü müminlerin emiri o evi istiyor. Eğer satacak olursan, senin hakkında halife ile konuşurum, suçunu da affettiririm?" dedi. Abdullah b. Osman b. Erkam, "O ev vakıftır, sadakadır. Benim onda ancak bir intifâ' hakkım vardır. Buna da kız kardeşim ve başkaları ortaktırlar" dedi. Sıhâb, "Sen kendine düşen hakkını bize ver, ondan ilgiyi kes, kurtul" dedi. Abdullah'ın sabit olan hakkı şehâdetle hesaplandı. On yedibin dinarlık bir satış senedi yazıldı. Bunun peşinden kızkardeşi de paranın çokluğuna aldanarak hakkını sattı. Halife Mansur, bu evde intifa' hakkı olan herkesin haklarını satın alıp ilişiklerini kesti.

Erkam'ın evi, Halife Mansur'un ölümünden sonra oğlu Halife Mehdi'ye geçti. O da eşi Hayzûran'a bağışladı. Hayzûran, bu evin çevresindeki evleri ve arsaları satın alıp ona katmak sûretiyle Dâr-ı Erkam'ı yeniden yaptırdı (İbn Sâ'd, a.g.e., III, 243-244). Bu imardan sonra adı Dâr-ı Hayzûran olarak anılan ev içinde namaz kılınan bir mescid haline getirildi (Ezrâki, Ahbâr-i Mekke, II, 260).

Bu ev daha sonra halife Ca'fer b. Mûsa'ya geçti. Bu evde bir müddet de Mısır ve Yemenliler oturdular. Daha sonra Gassân b. Abbâd, Musa b. Ca'fer'in oğullarından bu evin tamamını -veya büyük bir kısmını- satın aldı (İbni Sâ'd, a.g.e., III, 244). En sonunda bu evi, Mısır-Kahire defterdârı İbrahim Bey, Sultan ikinci Selim'e hediye etti. Üçüncü Murad da, hicrî 999 (1591) yılında bu evi mescid tarzında yeniledi. Bugün artık bu evi yerinde görmek mümkün değildir. Harem-i Şerif için yapılan çevre düzenlemesinde yıkılmış, arsası zaten Harem'in arsasına dahil kabul edilen bu ev aslına rucû etmiştir (M. Asım Köksal, Erkam'ın Evi, Diyanet Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 1984, Cilt: 20, Sayı: 3, sh. 3-8). (Ayrıca bkz. İbni Hacer el-Askalâni, el-İsâbe JF Temyîzi's-Sahâbe, I, 28; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gâbeî Ma'rifeti's-Sahâbe, I, 74; Dâiratü'l-Maârifi'l-İslâmiyye, I, 630-631; Nedvî, Ashâb-ı Kirâm, III, 18-23; Mahmud Esad, İslâm Tarihi (tic.), s.433, 548).

Erkam b. Ebi'l-Erkam, H. 54 veya 55'te seksen yaşın üzerinde, Muâviye'nin hilâfeti döneminde vefat etmiştir. Bedir ehlinin en son vefat edenidir. Vasiyyeti üzerine namazını sâdık dostu Sâ'd b. Ebi Vakkâs kıldırmıştır. Kabri Cennütü'l-Bakî'dedir.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/11/2009 - TÜKENDİ

Tükendi…

Asrın  hastalığı  veba  tüketim
Tüketeyim derken,insan tükendi
İman, insan için  yapı denetim
Hakikate eren kalpler tükendi
 


Daha fazla  kılmak  için kazancı
Reklamsız  işler yürümez dendi
Kadını ettiler  reklam aracı
Objektif  önünde  kadın tükendi

 

İşler döner oldu dalavareyle
Bizi  kökten yıkan hep bu düzen di
İhanet diz  boyu gel de sabreyle
Doğruyu  söyleyen  diller  tükendi

Ölçüler  Rabban’i olmak  zorunda
Bu çağda,bu ölçü olmaz ki den di
Örtü yasaktır kamusal,kurumda
Modaya  kurban verdik,örtü tükendi



Ülkeye nesiller olur gelecek
Yıktılar  gençlikte manevi bendi
Bunun hesabını kimler verecek?
Medeniyet çarkında gençlik tükendi

Kapladı semayı,her yer zulumat
Günahın adına  çağdaşlık dendi
Çirkeflik diz boyu,her yer  fucurat
Doğmuyor ki güneş,sabrım tükendi
 
Sabiha Ateş Alpat
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/10/2009 - Allah’a Secde Etmenin Fazileti

Mi'dad b. Ebi Talha (ra) şöyle anlatır: "Ben, Rasulullah (s.a.v.)'ın azadlısı Sevban (ra) ile karşılaştım, O'na: "işlediğim de beni cennete koyacak bir amel söyle" dedim, -başka bir rivayette- "Amellerin Allah'a en sevimli alanını bana bildir" dedim. Ama O konuşmadı. Sonra tekrar sordum fakat yine konuşmadı. Üçüncü defa sorduğum da ise dedi ki :"Ben de bunu Rasulullah'a sormuştum. Rasulullah (sav) "Çok secde et. Zira sen her ne zaman Allah için bir secde etsen, Allah, o secde sebebiyle seni bir derece yükseltir ve bir kötülüğünü giderir" buyurdu. " (Müslim rivayet etmiştir)

       Önemine binaen konuyla nakledeceğiz. Ubade b. Sam it (ra), buyururken işitmiştir: 

       "Allah'a secde eden bir kula, Allah'u Teala, o secde sebebiyle bir iyilik yazar, bir kötülüğünü yok eder, makamını da bir derece yükseltir. O halde secdelerinizi çoğaltıp artırınız.” (ibn-i Mace, Hadis "Sahih" tir. )  

Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

       " Kulun, Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir. Öyleyse (orada) çok dua ediniz." Müslim rivayet etmiştir.) 

Açıklama:

       Bu hadisi şeriften; sahabelerin cennete girmek için ne kabar çok çaba harcadıklarını ve bu yolu gösteren amelleri öğrenmeye ne kadar istekli olduklarını rahatlıkla anlayabiliriz. Allahu Teala Kur'an-ı kerim'de: "Eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorun" (Enbiya suresi 7) buyurarak bizleri öğrenmeye, öğrenmek için de soru sormaya teşvik etmiştir. Bu nokta da bize düşen, kendimizi, cehennemden kurtaracak ve cennete koyacak amelleri öğrenme hususunda çaba sarf etmek ve büyük küçük demeden kim olursa olsun, hakkı bize ulaştıranlardan alma noktasında kibre ve gurura kapılmadan cehd-ü gayret göstermektir. 
       
       Abdullah ibn-i Mes'ud'un (ra) "Hakkı, düşmanım bile söylese kabul et, batılı, dostun bile söylese reddet" sözü, bu meseleyi çok net bir şekilde ifade etmektedir. 
       
       imam Mücahid' de "ilmi, haya eden ve kibirlenenler öğrenemezler" (Buhari, Kitabu'l ilm de "Muallak" olarak rivayet etmiştir)  diyerek soru sormada utanan ya da kibrinden dolayı soru sormayan insanların ilmi elde edemeyeceğini bize öğretmiştir. 

       Rabbimiz Kehf Suresin de, Hz. Musa'nın ilim öğrenmek için uzun bir yolculuk yaptığını ve bu uğurda yorularak birçok sıkıntıya göğüs gerdiğini anlatır. Ümmetin yıldızları olan Sahabe, Tabiin ve Etbau't tabiin de ilim öğrenebilmek için aynı zorluklara katlanmış, bir Hadis-i Şerifi öğrenmek veya ilmi bir meseleyi halledebilmek için çok uzun mesafeler kat etmiştir. 

       Cabir b. Abdullah (r.a), Abdullah b.Üneys' e (r.a) tek bir hadisle ilgili soru sormak için tam bir aylık mesafeye yolculuk etmiştir.  (Buhari, Kitabu'l ilm) 

       Said b.Müseyyeb (r.a)'de şöyle demiştir: "Yalnızca bir hadis öğrenmek için gece gündüz yolculuklar yapardım" (EI-Bidaye ve'n Nihaye, 9/100) 

       Bu insanlar, bir meseleyi öğrenebilmek için bu kadar uğraş gösteriyorsa bizlerinde bundan ibret alması ve dinimizi öğrenme adına mutlaka bir şeyler yapması gerekir. 

       Selef-i Salinin' in ilim uğruna çektiği sıkıntıyı ve bu yolda görmüş olduğu zorlukları öğrenmek isteyenlere; Şeyh Ebu Gudde'nin kaleme aldığı ve "ilim Uğruna" ismiyle tercüme edilerek "Polen Yayınları" tarafından piyasaya sürülen eseri tavsiye ederiz. 

Hadisimizde secdenin önemine dikkat çekilmiştir. 

       Secde; kibir ve gururunu ayaklar altına alarak en değerli azan olan alnını Alemlerin Rabbi'nin huzurunda yere koyarak ubudiyetini ifade etmendir. 
       Secde; aczi yet ve zaafını Allah'a arz etme makamıdır. 
       Secde; Allah'tan başkalarına itaat etmeyeceğini ve kulluğun sadece Allah'a olacağının ilanıdır. 
       Secde; Allah'ın huzurunda baş eğerek müstekbir Tağutlara baş kaldırmanın simgesidir. 
       Secde; Şeytan'ın kaybettiği imtihanı kazanmaktır. 
       Secde; dualara icabet anıdır. 
       Secde; huzura ermenin ve kalbi itminanı elde etme 
       Secde; sadece secde edenlerin hissedebileceği müthiş bir tattır. ihlaslı bir kalple ve bu manaların tamamının bilincinde olarak Allah için secdeye kapanmak, kişiye kulluğunu, Allah (cc) karşısında ne kadar aciz ve zayıf olduğunu, O'na olan ihtiyacını ve beşeri yetersizliğini fark ettirir; Onu sufIi  alemden alarak ulvi alemlere sevk eder. 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/9/2009 - BİR ÇOCUĞUN RAMAZAN GÜNLÜĞÜ

Ramazan 1
Bu gün evde bir acaiplik var.
Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.
Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.
Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.
Ablam bile!

Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.
İzledim hepsini.
Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.
Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.
Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.
Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.
Ama gülmeye cesaretim yok.

Ramazan 9
'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.
Zaten başka ne der ki…
Anneme sordum, Ramazan dedi.
Babama sordum, Oruç dedi.

Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.
Arkadaşım Fatıma'ya sordum.
Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.
Uyandım.
Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!
Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.
O da yok!
Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.
Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar!
Vay uyanıklar.
Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Birde üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.

Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.
Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim.
Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam.
Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli ki!

Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.
Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.
Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.
Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.
Sevim teyze de başını örtmüş.
Çok da yakışmış.

Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor.
Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.
Hepsi akşam ezan okuyor.
İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor.
Ne hoş.

Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum.
Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.
Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?
Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?
Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.
İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.
Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum.
Onlarla tanışmaya can atıyorum.

Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.
Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim.
Bu Kadir de kim?
Bin aydan hayırlı gecesi varmış.
O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.

Ramazan 26
İftarı çok sevdim.
Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.
Gece yemek yemenin adı da Sahur.
İftar sonrası eğlenceler oluyor.
Babam camilere götürüyor bizi.
Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.

Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım.
Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.
Ben göremedim.
Anlayamıyorum.
Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.
Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.
Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.
Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.
'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.
'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor.
Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram kim?' diye.
Neden o gelmeden abim gelemiyor?
Belki de abimin arkadaşıdır.
Çok özledim abimi.
Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.

Ramazan 29 / Arefe
Sonunda bir hanım ismi duydum.
Arife diyemiyorlar mı ne?
Arefe diyorlar.
Niye Arefe?
'Arife' olması gerekmiyor mu?
Yengemin adı gibi yani...
'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.
Demek ki Arife teyze çok titiz.
İyice telaşlandılar.
Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.
Temizlik yapılıyor.
Yemekler hazırlanıyor.
Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.
Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.
Akraba da değil.
Kafam karma karışık.
Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi

Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.
Oruç öldü heralde diye düşündüm.
Gece Abim gece gelmiş.
Sevinçten haykırdım.
Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime.
Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.
Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım.
Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.
Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.
Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

***

Abimden söz aldım.
Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.
Ben de verdim..
Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.
Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.
Sendromu anlamadım.
Ama olsun, Abime güveniyorum.
Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.
Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.
Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.
Abim bu konu beni aşar diyor.

Bayramı çok sevdim.
Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.

Bizim için her gün Ramazan olsa!..
Ne iyi olur.. "

ALINTIDIR....
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/6/2009 - NİFAK

Kategori: hadis

Rasulullah (s.a.s) buyurdu ki:

       «Dört şey kimde bulunursa halis münafık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir özellik kalmış olur. Bunlar; kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet etmek, söz söylerken yalan söylemek, söz verdiğinde sözünü tutmamak, kavga zamanında haktan ayrılmaktır.»  (Buhari-Müslim)
  
     
HADİSTEN NE İSTİFADE EDERİZ

       Tüm dava ve hareketleri kökten sarsan ve yıkılmaya mahkum  eden nifak (iki yüzlülük) olayını Allah her çeşidiyle kesinlikle haram kılmıştır. İslam nifakı iki şekilde ele almıştır:

        a) Ameli Nifak: İmanın şartlarını tam olarak yerine getiren bir mü'minin yalan söylemesi, emanete hıyanetlik etmesi, söz verdiğinde sözünü tutmaması, kavga zamanında haktan ayrılması gibi İslam tarafından haram olarak vasıflandırılmış kötü amellerdir.
       b) İtikadi Nifak: İmanı kalben tasdik etmediği halde diliyle inandığını söylemek. işte bu, netice olarak en tehlikeli olan ve Allah'ın «Küfrün en şiddetlisi» olarak adlandırdığı nifak çeşididir.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/5/2009 - YÜREK FETHİ

Kategori: Okuduklarim


 Kategorilerim bölümüne okuduklarım diye başlık eklemişim ve hiç bir şey yazmamışım geçen gün bir blogcu arkadaşım " okuduklarım eklemişsin ama hiç okumamışsın galiba " diye yazmış yoruma :)).Uzun süredir çok fazla blogla ilgim olmadığı için atlamışım . İslamoğlu'nun
Yürek  Devleti adlı kitabını  okuyorum bu ara.İslamın kılıç soruyla değil yüreklerin fethiyle yayıldığını çok güzel bir üslupla anlatmış.Emri bil maruf nehy anilmünker neydi nasıl yapılır peygamberimiz ve sahabeden örneklerle açıklanmış  naçizane okumanızı tavsiye ederim.

"Bırak otçuların gözü yoncada olsun.Senin gözün daima insanda olacak.Hammaddesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde "bundan ne güzel müslüman olur" diyecek  ve tüm yüreğinle dua edeceksin.Onu kimliğini yitirmiş halde gördüğünde kahrolacak,elinden birşey gelmiyorsa dahi, yüreğin bir peygamber yüreği gibi yanıp "Allah ım ,onları affet,onlara hidayet et,,çünkü onlar bilmiyorlar!" diye yakaracaksınArşın kapısına onlar için asılacak, yüreklerinin mührünü çözmesi için başını o kapının eşiğine vuracak,vuracaksın.
        Önce  seveceksin.Garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin. Sevginin illeti ölümsüz olacak , ki sevgin de ölümsüz olacak. Davet yemeğini sevgi kaşığıyla sunacaksın.Sevgiden başka bedel beklemeyeceksin, ki sevginin bedeli sadece sevgidir, ondan başkası sevgiyi ucuza vermektir.Benim ücretim sadece O na aittir diyeceksin. Tüm faturaları yakarak yola çıkacaksın ki ilerde fatura çıkaramayasın.
...........
İşte fetih bu şekilde bir hayat tarzına dönüşecek ve fetih yalnızca küresel planda değil evrensel planda da gerçekleşecek"
Mustafa İslamoğlu  Yürek Fethi

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

bennur 76 - s.k

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
furkan radyo

bennur 76 - s.k

Kategoriler

bennur 76 - s.k

counter

bennur 76 - s.k

Son Dakika Haberleri

bennur 76 - s.k

Furkan Radyo

bennur 76 - s.k

oku rabbinin adı ile oku